Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
Thomas Bauer, toplumun genelini ilgilendirdiğini düşündüğümüz bir iddiayı temellendirmeye çalışmış. Ona göre insanlık, gelişen teknoloji ve buna bağlı olarak değişen yaşam usûlü ile birlikte kendi kendisini yok etme temayülündedir (Homo Suicidalis). Bu temayül hem teknolojinin ilerlemesine bağlı olarak biyolojik, radyolojik ve kimyasal silahların kullanımda olmasından dolayı fizikî bir yok oluş; hem de insan fıtratının temel unsurlarından birisi olan müphemliğin ortadan kaldırılmaya ve insanların aynılaştırılmaya çalışılmasından dolayı zihnî ve manevî bir yok oluş olarak tebârüz ediyor. Tahlilini yapmaya çalışacağımız bu metinde daha ziyade zikredilen ikinci mesele üzerinde durulmuş, müphemlik kavramının detayları ve günümüzde müphemliğe nasıl bakıldığı izah edilmeye çalışılmış. Tahlil usulümüz kitabın tamamının sırasıyla izahından ziyade, önemli gördüğümüz belli başlı konuları sistematik bir şekilde sınıflandırarak anlatmak olacaktır. Gayret bizden, tevfîk Allah’tandır.
İnsan Fıtraten Müphemliğe Toleranslı mıdır?
Kitabın ana eksenini oluşturan iki temel kavram, müphemlik ve tekdüzelik olarak karşımızda durmakta. Bu kavramları özümsemek yazarın tezini tam manasıyla anlamamız için önem arz ediyor. Müphem; “ne olduğu tam anlamıyla kavranılamayan, belirsiz” manasına gelirken tekdüzeleşme; “yeknesaklaşma, aynılaşma” manasına gelmektedir. Yazarın iddiasına göre insanımız gün geçtikçe müphemliğe olan toleransını yitirmektedir. Dünyada artık çeşitliliğe yer yoktur ve herkes aynı şeyi düşünmekte, aynı şeylere ilgi duymaktadır. Fakat aslında ona göre insan doğuştan müphemliğe meyyaldir. Dünyamız müphemliklerle doludur; insanlar isteseler de istemeseler de çeşitliliklere, zıtlıklara, anlamsızlıklara maruz kalırlar.
Bauer’e göre müphemliği tamamen önlemek de mümkün değildir. Tek bir anlama çıkma ihtimali yüksek olan basit durumlarda dahi bunu sağlamak olağanüstü bir çaba gerektirir. Yazar bu iddiasını daha da ileri taşıyarak müphemliği ortadan kaldırma girişimlerinin başka müphemlikleri ortaya çıkaracağını söylemektedir. Dolayısıyla insanlık için müphemlikten kurtulma çabası boşunadır ve tek çözüm yolu ona teslim olmak, kabullenmek ve hatta müphemliği sevebilmektir. Tüm bu görüşlerden anlaşılacağı üzere müellif; hiçbir zaman tek bir hakikatin olamayacağı fikrini öne sürerek iğnenin ucunu hakikat savunucularına, dindarlara yahut insanları aynılaştırmaya çalışan modern mütefekkirlere batırmaktadır. Bu noktada Bauer’in hakikat kavramına bakışı ile ilgili birkaç kelam etmekte fayda görüyoruz. Anladığımız kadarıyla yazar hakikat ile irtibatını bir tanımlanamazlık üzerine inşa etmiş ve bir tek hakikatin olma ihtimalini ihmal etmiştir. Bu söylemler modernizm sonrası dönemde sıklıkla karşılaştığımız “bilinemezcilik”[1] fikriyle benzer nitelikler taşımaktadır. Yazar müphemliği bir aksiyom[2] olarak kabul etmiş görünmektedir. Bu da bizce meseleleri çözmekten ziyade içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. Dünyanın Tekdüzeleşmesi adlı kitabın takdiminde Prof. Dr. Tahsin Görgün, bu mezvuyu büyük bir özenle ele almış. Meselenin bir hakikate inanıp inanmamakla ilgisinin olmadığını dile getirmiştir. Görgün’e göre mesele hakikate ulaşma yoluyla ilintilidir, asıl mesele usûldür. Yolun bizatîhi kendisi en az gaye kadar mühimdir. Bu noktada Tahsin Görgün, takdim yazısında şuraya değinmektedir: “Hakikate inanmak ve ona uygun yaşamanın gerekli olduğunu savunmak ile kararları ve eylemlerinde hata yapabileceğini kabul etmek Müslümanların hayatında birbiri ile çelişen şeyler değildir.”[3]
Peki müphemliğin serencamı, tarih boyunca nasıldır? Yazar bu bağlamda tezini destekler nitelikte bir dizi örnek sunmuş. Hepsini detayıyla aktarmamız mümkün değil fakat birkaçından söz etmekte fayda var. Bunlardan ilki modernlik öncesi Batı ile Doğu’nun kıyaslanmasıdır. Bauer’e göre modern öncesi çağda hiçbir yer dinî ve kültürel olarak Avrupa kadar tekdüze değildi. O, Avrupa’da bu tekdüzeliğin aşılması için 1900’lerin sonuna kadar beklemek gerektiğini düşünmektedir. Aynı dönemde Doğu’daki ticaret yollarında ise gerçek anlamda, çok kültürlülüğün yaşandığını savunmakta. Batı Afrika’dan Endonezya’ya kadar neredeyse her yerde sokaklarda bambaşka diller konuşulmakta, farklı kıyafetler giyen insanlar gezinmekteydi ve tüm bu farklılıklara karşı müthiş bir tolerans gelişmiş durumdaydı. İnsanlar “öteki” ile iç içe yaşamaktan dolayı mutluluk duyuyorlardı.
Bauer’e göre klasik İslam toplumunda müphemlik bir vakıa olarak değerlendirilmişti. Bu durumun aşılmaya çalışıldığını da kabul etmekle birlikte, aşılamadığı durumlarda hoşgörü ilkesinin benimsendiğini dile getirmektedir. Klasik fukahanın verdikleri kararları; birtakım delilleri zikrederek fakat bu kararların yanılabilir insanlar tarafından verildiğini söyleyerek “zann-ı gâlib”[4] ilkesiyle açıklamalarını örnek olarak vermektedir. Bu bağlamda selefî hareketleri de ele alan Bauer, bu hareketleri modern radikal hareketler olarak tanımlamaktadır ve selefîliğin insanları “ortaçağ”a götürmeye çalıştığını iddia edenlere karşı durmaktadır. “Aksine günümüzdeki selefi hareketler, tam da Batı dünyasında ortaya çıkan modern radikalizmin bir parçası ve tamamen modern hareketlerdir ve yaşandığı hâliyle selef ile de doğrudan bir alakaları bulunmamaktadır.”[5]
Din – Müphemlik İlişkisi
Yazar dinî hassasiyetin yalnızca bireyleri motive edeceğini belirttikten sonra bu motivasyonun geniş hareketlere yol açabilmesi için elverişli siyasi koşulların da oluşması gerektiğini söylemektedir. Bauer’e göre en samimi dindarlar bile dinin müphemliklerle dolu olduğunun farkındadır yahut bunu en azından bilinçaltında hissederler. Fakat müphemliği nedeniyle dinden kaçınılır, uzak durulursa din harici durumlarda da giderilmesi gereken birtakım manevi ihtiyaçlar ortada kalacaktır. Şayet bu kaçınma müphemlik hoşgörüsüzlüğü yolu ile olursa mesele yalnızca dinden uzaklaşmış olunmakla kalmaz, insanlık için bir felaket olur. Bauer dinin bahsi geçen müphemlik potansiyelinin evcilleştirilebilir, dizginlenebilir olduğunu iddia etmektedir. Bu konuda da İslam’ın geçmiş serencamını örnek vermektedir. Modern çağlara kadar İslam toplumları oldukça geniş bir müphemlik toleransına sahiptiler. Elimizde bulunan farklı Kur’an kıraatlerinden tek bir tanesinin zorla benimsetilmemiş olması yahut Kur’an tefsirlerinin bu denli çeşitli olması da bu konuda elimizi kuvvetlendiren verilerdendir.[6]
Çeşitliliğe Açılan Savaş: Tekdüzelik Gayreti
Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların -aslında teknolojinin- gelişmesine insanlar farklı farklı tepkiler vermişlerdir. İnsanlar bu gücün karşısında ne yapacaklarını bilemez bir halde kalmışlardır. Bu çaresizlik farkındalığı içerisinde bahsi geçen silahların kullanılmamasını umarak çoğunlukla da onların varlıklarını unutarak hayatlarına devam etmişlerdir. Bu büyük çaresizlik insanları kayıtsızlığa itmiştir. Teknolojinin gelişiminin öncülüğünü yapanlar aynı zamanda müphemliğin karşısında da tavır takınarak çeşitliliğe cephe almışlar, yönetilmesi kolay ve aynılaştırılmış bir insan topluluğu oluşturmaya çalışılmış/çalışılıyor. Bauer’e göre bu çaba toplumda derin bir kayıtsızlık oluşturmuş. Tam bu noktada Stefan Zweig’ın görüşlerine başvurulmuş, aynen aktarmanın faydalı olacağını düşünüyoruz:
“Dünyanın monotonlaşmasından önceki sessiz çığlık. Dış dünyadaki yaşam biçimleri tekdüze hâle geliyor ve her şey tek tip bir kültürel şema üzerinde düzenleniyor. Halkların özgün gelenekleri yıpranıyor, giyim-kuşam tek tipe evriliyor, âdetler ve töreler ise küreselleşiyor. Ülkeler giderek daha fazla birbirine itiliyor gibi görünüyor, insanlar belli bir kalıba göre aktif ve canlı, şehirler de görünüşte birbirine giderek daha fazla benziyor. […] Dış dünyadaki yaşam biçimlerinin tekdüzeliği hiçbir zaman son yıllarda olduğu kadar hızlı ve pervasızca hâkim olmamıştı. […] Bu durum, çağımızın belki de en yakıcı ve en belirleyici olgusudur.
[…]Monotonluk zorunlu olarak içeriye nüfuz etmelidir. İnsanların yüzleri aynı şeylere duydukları tutkudan, vücutları yaptıkları aynı spordan, ruhları ise aynı şeyi arzuladıklarından dolayı birbirine daha çok benzer hâle gelmektedir. Bunun neticesi olarak istemsizce ruhlar da birbirine benzer hâle geliyor, tekdüze indirgeyen dayatmalarla ruhlar artarak kitleselleşiyor, iyi görünmek uğruna kaslar geliştiriliyor ancak sinirler köreliyor. Yani bireyler kendi türünü kendi elleriyle yok ediyorlar.”[7]
Yazara göre müphemliğin karşısında konumlanan toplumlarda, karar verme durumunda kalan insanlar sırf belirsizliği gidermek için her şeyi kabul etme eğiliminde olacaklardır. Tam bu bağlamda günümüzün her şeyi açıklama, her şeyi tam manasıyla kavramaya çalışma ve her şeyi bilme çılgınlığının konuşulması gerekiyor. Bugün yaşadığımız toplumda en küçüğünden en büyüğüne her mesele açıklanmalı, her konu anlaşılmalıdır. Bir meseleyi bilmemek yadsınacak bir şeydir. Bauer, bu bağlamda tiyatro ve sinema örneklerini vererek esasen seyircinin kendisine bırakılması gereken anlaşılma meselesinin nasıl görmezden gelindiğini ve yönetmenlerin ürettiklerinin manasını açıklamak zorunda kaldıklarını söylüyor. Bu durum hemen hemen aynı şekilde şairlere de sirayet etmiş durumdadır. Şiirin çok özel ve kişiye has duygular barındırdığını düşünüyoruz, şairin bu hissiyatları es geçip ben aslında şunu anlatmaya çalışıyordum diyerek araya girmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Fakat öyle bir toplumda yaşıyoruz ki neredeyse her şair kendisini bu açıklamaları yapmak zorunda hissediyor.
Her zaman her şeyin herkes tarafından anlaşılabileceğine inanmış bir toplum, artık kendisinin her şeyi bildiğini düşünmeye başlayacaktır. Artık kimsenin bilmediği bir şey yoktur; herkes bilim adamı, herkes şair… Tam da bu düşünceden dolayı insanlar kendilerini her konuda fikir beyan etmek zorunda hissetmektedirler. Her mesele hakkında her birimizin görüşleri olmak zorundadır. Siyaset hakkında konuşurken, futbol hakkında konuşurken “bilmiyorum, görüşüm yok, ilgilenmiyorum” demeye hakkınız yoktur. Bir tarafı seçmek, bir görüşü benimsemek, hiç değilse kendi kendinize birtakım fikirler “uydurmak” zorundasınız.
Müphemlik Hoşgörüsüzlüğünün Sonuçları
Her fundamentalizmin altında çok belirgin bir müphemlik hoşgörüsüzlüğünün yattığını iddia eden Bauer, bu bağlamda fundamentalizmin 3 temel özelliğini ele alıyor: hakikat takıntısı, tarihin reddi ve saflık için çabalama.
Yazar göre tekdüzelik yahut açıklık için çabalayanlar yalnızca tek bir hakikatin olabileceği konusunda ısrarcıdırlar. Calvin için İncil kesinlikle açıktır, içinde şüpheye yer yoktur. Fakat Bauer, hakikati tanımlayan şeyin esasında olasılık kavramı olduğunu iddia ederek sadece iyi delillere dayanan muhtemel çözümlerin ileri sürülebileceğini söylüyor. Ona göre her bilgi yanlışlanabilir ve tek bir hakikat hiçbir zaman yoktur. Şayet tek bir hakikat olsa o zaman bu zaman üstü bir hakikat olmalıdır. Bazı şeyler zaman içinde farklı yorumlandıysa, farklı anlaşıldıysa o zaman bu yorumların hepsinin mutlak surette yanlış olması gerekir çünkü aksi takdirde birden çok hakikat olmalıdır. Dolayısıyla fundamentalizmin en temel ikinci özelliği tarihin reddidir. Fundamentalistler dinlerin tarihsel gelişimini, peyderpey ortaya çıkan teolojik yorumları şiddetle reddederler. Onlar için Tanrı’nın buyruğu apaçıktır, geçerli olan tek şey dinlerin kurulduğu, tanındığı ve uygulandığı ilk dönemdir.[8] Bu bakış da üçüncü özelliğe yani saflık için çabalamaya yol açar. Bir şey ancak ve ancak saf olduğu zaman hakikat olabilir.
Müphemliğe karşı tolerans ortadan kalktığında geriye ne kalır? Bauer şu şekilde izah ediyor:
“İlk olarak, net görünmeyen, müphemliğe doymuş, sınırları belirlenemeyen ve sayılara çevrilemeyen her şey değersizleştirilir. Müphemler daha az önemli görünür. Öte yandan, açık, net gerçekler veya en azından kesin sayılar üreten veya üretiyor gibi görünen her şey, itibarda bir artış yaşar. Ancak toplumsal bütünleşmeyi yaratmada daha az etkili olduğu için, bu boşluğu, virgülden sonra en küçük sayıya kadar dakik bir değer atfetme yeteneğine sahip olan başka bir güç, yani piyasa devralır. Belki de müphemliği ortadan kaldırmaya yetkin bu büyülü güç, daha müphem yaşam modellerine uyum sağlama korkusuyla birleştiğinde, tüm mantıksız taleplerine rağmen, pek çok kişiye radikal piyasa kapitalizminin alternatifi yokmuş gibi görünür.
Din için bu iki anlama gelir. Bir yandan: Eğer net olmayan şeyin pek önemi yoksa, o zaman bu daha çok bir kayıtsızlık meselesi haline gelir. Dolayısıyla, bugün Batı toplumlarında dini kayıtsızlığın belki de en yaygın inanç biçimi olması şaşırtıcı değildir. Nihai kesinlik kazanma yolunda duran müphemlik, geri çekilmek için itici bir güç ve bir fırsat haline gelir. Bu geri çekilme ya kayıtsızlıkla sonuçlanır ( kiliseyi terk eden ya da herhangi bir dini topluluğa ait olmayan insanlar en nadir durumlarda ateist olarak ikna olurlar) ya da bazen Richard Dawkins ve Sam Harris gibi ateist fundamentalistlerde görüldüğü gibi fundamentalizme dönüşür.”[9]
Otantiklik
“Aşırılık yanlılarının sihirli sözcüğü olan otantiklik, mağaza reklamlarından Rönesans’ın görsel sanatlarına kadar, popüler ve yüksek kültürde de mümkün olan en yüksek mertebedir.” Bauer’e göre, insanlar ancak içlerini, katıksız, saf doğalarını dışa yöneltip gösterdiklerinde otantik olurlar. Otantiklik kültürün zıddıdır. Kültür insanların kendi doğallarının üzerlerine koyarak inşa ettikleri bir mefhumdur. Kültürel bir varlık olarak insan, hiçbir zaman doğal bir varlık olarak kendisiyle tamamen özdeş değildir. Dolayısıyla insan fıtratı gereği kültürel varlıktır, otantiklik söylemi ise bu ihmal edilerek inşa edilmiştir. Bu söylemin savunucuları insanın benliğin safî kendinden olduğunu, toplumla etkileşim sonucunda gelişmediğini ileri sürerler. Müellife göre otantiklik söylemi, toplumdaki insanların her zaman duruma göre değişen farklı rollerde hareket ettiğini, insanların her zaman aynı sorulara aynı cevapları vermediğini ve benzer uyaranlara aynı duygularla tepki vermediğini görmezden gelir. Otantiklik modeli ise, bu rollerin ötesinde gerçek bir benlik olduğunu ve bu gerçek benliği mümkün olduğunca filtresiz yaşamanın istendiğini öne sürer. Şöyle izah edilmiş:
“Netlik, otantik kavramıyla sağlanır: Kültürel olarak saf doğamız buna göre çeşitli ihtiyaçlardan oluşur, evet, bu ihtiyaçlar (“ihtiyaç” klasik iktisat teorisinin temel kavramıdır) gerçek özümüzü oluşturur. Dolayısıyla, gerçekten kendimiz olmak istiyorsak, yani özgün olmak istiyorsak, bu ihtiyaçları karşılamamız gerekir. Kapitalist ekonomi, bu nedenle, otantik özneden daha az bağımsızlığa ihtiyaç duyar. Otantik özne, tatminini tüketimdeki özgün ihtiyaçlarının karşılanmasında bulur. Dolayısıyla çikolata için geçerli olan, sanat için de geçerli olmalıdır. Otantik öznenin önünde durması gereken sanat, aynı zamanda tüketilebilir sanat olmalıdır. Uzun bir tefekküre, saatlerce bakıma, hatta ömür boyu bir eserle meşgul olmaya yol açabilecek sanata yer yoktur. Bu nedenle, ilk bakışta kapitalizmi eleştiren, hatta eleştirel görünen sanat, nihayetinde yalnızca otantiklik söylemine hizmet ettiğinde olumlayıcıdır.”[10]
Bauer’in Modern Çağa Önerisi: Müphemliğe Dönüş
Yazar fundamentalist tekdüzeliği ve kayıtsızlık yoluyla anlamın yok edilmesinin önüne geçilemeyeceğini düşünse de en azından yavaşlatılabileceğini söylemektedir. Bauer’e göre bunu yapmak için sanat, din, bilim, siyaset, doğa ve nihayetinde onları tamamen anlamsızlığa mahkum eden piyasa değerlerinin baştan çıkarıcı netliğine indirgenmek yerine, öncelikle içsel değerlerini yeniden kazanmalıdır. Bu ancak onlara ciddiyet ve saygı gösterilirse gerçekleşebilir: Doğaya, farklı kökenlerden gelen insanlara, dinlere, eğilimlere ve yeteneklere, sanatsal yaratıcılığa, bilgi için bilimsel çabaya, siyasi ve sosyal bağlılıktan gelen insanlara saygıdan geçer. Ancak bu alanlar ciddi şekilde işlenirse, anlam çeşitliliği dünyası gelişebilir. Bu da müphemliğin bir kusur olarak değil, zenginlik olarak algılandığı bir dünya olursa anlam kazanabilir.
Dünyanın Tekdüzeleşmesi oldukça ufuk açıcı bir metin olarak karşımızda duruyor. Toplumun tekdüzeleştiği ve müphemliğe cephe açtığı günümüzde bu kavramların gözden geçirilmesi büyük bir önem arz ediyor. Bunların yanında müphemliğin sınırları, tekdüzeliğin mahiyeti ve Müslümanlar olarak bizlerin nerede duracağımız konuları da cevaplanmayı beklemekte. Tefekküre ve hayra vesile olmasını temenni ediyorum.
Daima ümitvâr olunuz, selam ederim…
[1] “Kesin bilgi”nin bilinememesi manasında kullanılmıştır, felsefe ilmindeki terim anlamında değil.
[2] Önkabul manasında kullanılmıştır.
[3] Tahsin Görgün, “Takdim”, Dünyanın Tekdüzeleşmesi, Thomas Bauer, (İstanbul: Albaraka Yayınları, 2022), 14.
[4] “Doğruluk yönünden ilme en yakın olan tasdike, yani daha çok ve daha güçlü emârelerle (belirti, ipucu, iz) desteklenen zanna
zann-ı gâlib adı verilir.” (Mustafa Çağrıcı, “Zan”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, (Erişim 24 Aralık 2024).)
[5] Görgün, “Takdim”, 10.
[6] Thomas Bauer, Dünyanın Tekdüzeleşmesi, (İstanbul: Albaraka Yayınları, 2022), 54-55.
[7] Bauer, Dünyanın Tekdüzeleşmesi, 24.
[8] Bu noktada Tahsin Görgün hocanın tahlilin başında zikrettiğimiz görüşünü hatırlatmakta fayda var. Bauer’in ıskaladığı nokta biz Müslümanların kendisinin bahsettiği “tek hakikat” savunusuna rağmen bu savunuyu uygulama usûlüdür. Eleştirdiği radikal hareketlerden bağımsız olarak Müslümanlar, hakikat savunularına rağmen müthiş bir müphemlik toleransıyla farklı kültürlerin iç içe yaşamasına olanak tanımıştır. En güzel örneği de bizatihi Rasululullah’ın (ﷺ) kendisinin ihya ve inşa ettiği Medine şehridir.
[9] Bauer, Dünyanın Tekdüzeleşmesi, 56-57.
[10] Bauer, Dünyanın Tekdüzeleşmesi, 89.



Yorum bırakın