giriş
takririni okuduğunuz bu eser, şamlı hadis âlimi muhammed mucir el-hatîb el-hasenî tarafından, hadis usulü ilminde belki de en ünlü metin olan “manzûmeti’l-beykuniyye” üzerine yazılmış, hadis usulüne giriş mahiyetinde latif bir şerhtir.
şeyh mucir, esad zulmünden dolayı ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış ve uzun yıllar fatih’te, yavuz sultan selim camii’nde hadis okutmuştur. devrimle beraber memleketine kavuşmuş ve şuanda yıllar boyu ailesinin de talebe okuttuğu, islam ümmeti’nin en köklü ilim merkezlerinden birisi olan Dârü’l-Hadîsi’l-Eşrefiyye’de müderrislik yapmaktadır. allah teâla sa’yini meşkur, amelini makbul kılsın ve onu korusun, amin.
1. fasıl: medhal
- hadîs-i şerîf’in târifi: rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e izafe/nisbet edilen her şeydir. dolayısıyla, rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ait olmadığı kesin olarak bilin rivayetler dahi “mevzu hadis” olarak adlandırılır.
- hadîs-i şerifler, kur’an-ı kerîm’den sonra islam dinindeki ikinci teşri kaynağıdır.
- hadîs-i şerifler, kur’ân’ın mücmel lafızlarını beyan eder, mutlak lafızlarını takyid eder, umum ifade eden lafızlarını tahsis eder, ilâhir.
sahabe’nin rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den hadis nakletmesi ile ilgili bilinmesi gerekenler
- sahabe, hadisleri ya doğrudan rasulullah’tan işitmiştir ki ekseriyetle böyledir, ya da bazısının bazısına nakletmesi ile hadisleri almışlardır.
- tüm hadisler mütevatir değildir nitekim pek çok hadis tek bir sahabeden gelmektedir. dolayısıyla ashabın hadisleri tahammül etmesi ile ilgili bazı husuların bilinmesi gerekir:
- rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, kendisinden hadis-i şerifler sâdır olduğu her zaman ve her mekanda ashabının tamamı ile beraber bulunmuş değildir. dolayısıyla bazen ashabın çoğunluğu bir hadisi naklederken bazen de bir hadis tek bir sahabe tarafından nakledilmiştir. bundan dolayı, bir hadis sahabe tabakasında infirad ederse reddedilemez, her tabakada tevatür şartı aramak makul değildir.
- rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile mülazemette bulunan ashabın, o’ndan her işittiğini nakletmesi bazen mümkün olmaz, ebu bekir es-sıddîk radiallahu anh’ın durumunda olduğu gibi. ancak bu durum o’nun muksirûndan daha az hadis bildiği anlamına gelmez. ashabın büyüklerinin pek çoğu, yöneticilik gibi çeşitli vazifelerle görevlendirildiklerinden dolayı hadis rivayet etmeye fırsat bulamamıştır.
- ashabtan bir cemaat, rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den toplu olarak bir hadis işittiklerinde, bu cemaatin tamamının o hadisi nakletmiş olması beklenmez. ömer bin hattab radiallahu anh tarafından nakledilen niyet hadisinde olduğu gibi.
- rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in veda haccı’ndaki hutbesi esnasında 114 bin kişinin hazır bulunduğu rivayet edilmiştir, ancak ondan hadis nakledenlerin sayısı 2000’i bulmaz. ve o’ndan – sallallahu aleyhi ve sellem – nakledilen hadislerin yarısı sadece 7 kişi tarafından nakledilmiştir. bu kişiler:
- ebu hureyre
- ebu saîd el-hudrî
- câbir b. abdullah
- enes b. mâlik
- aişe validemiz
- abdullah b. abbas
- abdullah b. ömer’dir. allah teâla hepsinden ebeden râzı olsun, onların yoluna uymayı bize müyesser kılsın, nasip eylesin, allahümme amin.
- ashabın, allah teâlâ’nın onları tezkiye etmesi ile, adalet sahibi yani dinlerinde ihtimam sahibi oldukları sabittir. dolayısıyla bu hususta ikinci bir karine aranmaz zira hâlık’ın ta’dîli sabit olduğunda mahlûkun ta’dîline ihtiyaç kalmaz.
- bir şüphe: bazıları dedi ki “rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra dininden dönenler oldu ve ashabın arasına karışmış olan bazı münafıklar olduğu biliniyordu. bu durumda râvilerden gelen nakillere nasıl güvenilir?”
- denilir ki: allah teâla’nın kitabı’nda övdüğü “sâbikûn” olan muhacir ve ensar içerisinden veya hicaz ehlinden hiç kimse dininden dönmemiştir. dininden dönenler, haremeyn-i şerîfeyn’e oldukça uzak olan bazı araplardır. bu kişilerden gelen rivayetler ise iki elin parmaklarından daha azdır. rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelen hadislerin ekseriyeti, faziletleri maruf olan muhâcir ve ensarın gençlerinden gelmiştir. münafıklara gelince, ashab aralarında bulunan münafıkları biliyor ve tanıyordu, her ne kadar isimlerini açık etmeseler de. nitekim rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, huzeyfe bin yeman radiallahu anh’a münafıkların listesini bildirmiştir.
- ne zaman ki asr-ı saadet üzerinden zaman geçti, insanlar dinleriyle ilgili hadislere muhtâç oldu, o zaman ashâb-ı kirâm’a giderek kendilerine hadis nakledilmesini talep ettiler. hadislerin bir talep üzere rivayet edilmesi de münafıklardan bir rivayet gelmediğine delildir, zira münafıklar dini ifsâd etmek niyetiyle yalan hadisler nakletmek isteselerdi, kendilerinden talep edilmediği halde hadis rivayet ederlerdi.
- rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, refik-i a’lâ’ya irtihal ettikten sonra, futuhât ile beraber ashâbın büyükleri çeşitli beldelere dağıldılar ve gittikleri yerlerde rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini rivayet ettiler. böylece hem metin hem de sened ilminin teşekkül süreci başlamış oldu.
sünnet ilmi’nin tedvin edilmesi ve rıhle süreci
- tabiun döneminde iki mühim mesele meydana gelmiştir. bunlar sünnet ilminin tedvini ve rıhlelerin başlamasıdır.
- sünnet ilminin tedvini, 5. râşid halife ömer b. abdülaziz rahihemhullah’ın zamanında başlamıştır. bu dönemden önce de hadis kitapları mevcut olsa da, bunların sayısı çok azdır. halife’nin emri ile tasnif dönemi başlamış ve hadisler kitaplarda toplanmıştır.
- daha önce bahsedildiği üzere, büyük beldelerde çeşitli görevler için bulunan ashab, ordaki nesle hadisleri rivayet etmiş ve böylece tabiun tabakası hadisleri öğrenmeye başlamıştır. ancak tabiundan bazı kimseler bununla yetinmeyerek rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadislerini dinlemek için diğer beldelere yolculuk etmeye başlamış ve böylece rıhle mefhumu ortaya çıkmıştır.
hadis ilmindeki bazı ıstılahlar
- mahrecu’l-hadîs: rivayette tek kalan ve genellikle sahabe ve tabiun tabakasından olan ravilerdir. mahreçte genellikle birden fazla râvi bulunur.
- medâru’s-sened: kendisinden sonra hadisin intişar ettiği yani yayıldığı, senetlerin dallandığı ve tüm senetlerin kendisine döndüğü kişidir. aynı zamanda mahrecu’l-hadîsteki son ravidir.
- vucûh: medâru’s-senedden hadisi alan kişilerdir.
- turuk: vucûh tabakasındaki ravilerden rivayette bulunanlardır ki bu tabaka kalabalıktır.
- muharricîn: bu tabaka, hadisleri kitaplarında toplayan buharî, müslim gibi musannif imamlardan oluşmaktadır.
- sünnet ilminin tedvin edilmesinden sonra, zaman ilerledikçe hadislerin uydurulması yahut hatalı nakledilmesi gibi işkaller baş gösterdi. ulemâ, bunu engellemek için fasık ve/veya zabtı zayıf kimselerden ilim almadı.
- bu kişilerin tespiti için ise iki ilme başvuruldu: rical ve tarih ilimleri.
- rical ilmi ile ravilerin adalet ve zabt hususunda değerlendirilmeleri sağlanırken, tarih ilmi ile de bir şeyh ve talebenin buluşmasının imkanı değerlendirildi.
- bunlara ek olarak rivayeten ve dirayeten olmak üzere, hadis ilimleri iki alt başlığa ayrılmıştır:
- ilmu’l-hadîs-i rivayeten: hadisin kabul ve red açısından incelenmesiyle ilgilenen ilimdir. kaynakları; sünen, cami’ , mu’cem vb. türlerde hadis kitaplarıdır.
- ilmu’l-hadîs-i dirayeten: bu ilim vesilesiyle hadislerin delalet ettiği mânalar anlaşılır. fıkhu’l-hadîs olarak da düşünebilir.
2. fasıl: hadislerin kabul ve red itibariyle taksîmi
1. sahih hadis
- sahih hadis, aşağıda zikredilen 5 vasfı taşımak zorundadır.
- bu şartların tamamının sabit olmasıyla 4 mezhebe göre hadis sahih olurken, bazılarının eksilmesiyle beraber hadisin sahihliğini yitirip yitirmeyeceği meselesinde ise ihtilaflar vardır. dolayısıyla bir hadisin sahih olup olmadığı meselesi, ictihadî bir meseledir.
- sahih hadisin şartları:
- 1. senedin muttasıl olması:
- bir talebenin, şeyhinden muteber tahammül yollarından birisiyle hadis almasıdır.
- makbul tahammül yolları şunlardır:
- semâ: şeyh’ten, hadisleri dinleyerek almaktır.
- kıraat: talebenin, şeyhine hadisleri okumasıdır. ulemâ tarafından “ arz ” olarak da adlandırılmıştır.
- not: bu iki tahammül metodundan hangisinin efdal olduğu noktasında ihtilaf vardır. ayrıca bu iki usül ilk dönem ağırlıklı olarak kullanılmış, sonraki dönemlerde ise teberrüken icra edilmiş ve edilmektedir zira senetlerin uzamasıyla beraber bu iki yöntemi uygulamak zorlaşmış ve yeni tahammül yolları ortaya çıkmıştır.
- münavele: şeyhin, kitabını talebesine verip “benden rivayet et” ruhsatını verdiği tahammül yoludur. talebe şeyhinin kitabını yazdıktan sonra kendi nüshasını şeyhinin nüshası ile mukabele etmelidir. ek olarak şeyh kitabını sadece zaptı ve adaletine güvendiği talebelerine verir. münavelenin iki türü vardır:
- yukarıda zikredilen icazetli münaveledir, şeyh talebesine rivayet için icazet vermiştir. bu yöntemin makbullüğünde ihtilaf yoktur.
- ancak şeyh talebeye sadece kitabını vermiş ve rivayet etmesini belirtmediyse, bu durum icazetsiz münaveledir ve makbul değildir.
- icazet: şeyhin, bir talebesine kendisindeki hadislerin rivayeti için icazet vermesidir. ona kitap vermiş olması veya hadisleri sema etmiş olması gerekmez, mücerred icazettir. talebe dilerse hocasının nüshasını istinsah eder, dilerse kitabı başka bir yerden edinir.
- bunların dışında da mükatebe vb. pek çok tahammül yolu vardır ancak bu yollar selef döneminde kullanılmamış zayıf yollardır.
- eğer bir senet inkıta içeriyorsa, inkıtanın bulunduğu kısma göre farklı şekillerde adlandırılır. eğer:
- nebi sallallahu aleyhi ve sellem ve tabiîn arasında inkıta var ise: “mürsel hadis”
- senedin ortasında inkıta varsa “munkatı’ hadis”. (şöyle ki, bu ıstılah diğer 3 inkıta türünü de kapsayıcı şekilde küllî mânada da kullanılabilir.)
- senedin sonunda inkıta varsa “muallak hadis”
- senette arka arkaya iki ravi düştüyse “mu’dal hadis”
- muhaddislere göre, bütün inkıta türleri bir hadisi zayıf yapar ancak fukaha için durum böyle değildir.
- 2. râvilerin âdil olması:
- âdil kabul edilen kişinin şu vasıfları taşıması şarttır:
- âkil olmak – yani mükelleflik –:
- hem eda hem de tahammül şartıdır
- zira akıl yoksa teklif de yoktur.
- müslüman olmak:
- eda esnasında sâbit olması şarttır, tahammül esnasında şart değildir. nitekim müslüman bir râvi, hadisi islâmından önce tahammül etmiş olabilir.
- ancak râvinin eda esnasında müslüman olması gerekir zira küfür islâma karşı en azından bilkuvve adviyyeti gerektirir. bu da hadisin sıhhati açısından risk teşkil eder.
- bâliğ olmak:
- eda esnasında sâbit olması şarttır, tahammül esnasında şart değildir.
- nitekim ashabın yaşça küçüklerinden pek çok hadis rivayet edilmiştir.
- fısk sebeplerinde sâlim olmak:
- eda esnasında sâbit olması şarttır, tahammül esnasında şart değildir.
- kişiye, fâsık iken hadis rivayet edilir ve kişi tövbe ederse, onun rivayeti kabul edilir. fıskı gerektiren şartlar:
- büyük günah işlemek
- yahut küçük günahlarda ısrar etmek ve bu durumun alenî ve umursamazca olması.
- allah teâlâ, fâsıktan gelen haberin araştırılmasını emretmiştir. hadis rivayeti ise dinin ta kendisidir. dolayısıyla allah’tan korkmayan birisinden hadis almak düşünülemez.
- mürüvvete halel getirici şeylerden uzak olması:
- mürüvveti bozan şeyler, kişinin içinde bulunduğu toplumun – şeriata uygun olan – örfüne muhalefet etmektir.
- bu şartın hikmeti, kuldan utanmayan kimsenin allah’tan da korkmayacağı önkabulüne dayanır.
- mürüvvet sahibi olmak insanları yalan söylemekten de alıkoyar, (nitekim kureyş tarafından heraklius’a elçi olarak gönderilen ebu süfyan, kavmi gözünde yalancı olmamak için rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında yalan söyleyememiştir)
- âkil olmak – yani mükelleflik –:
- kişinin âdil olduğu kim tarafından ve nasıl anlaşılır?
- kişilerin adalet sahibi olup olmadığının tespiti, cerh ve ta’dil alimleri tarafından gerçekleştirilir.
- insanları cerh etmek yani onların ayıplarını ortaya çıkarmak ve dillendirmek, esasında haram bir iştir. ancak allah teâlâ’nın dininde ihtiyat sahibi olmak, onu nakledenlerin hallerini bilmeyi gerektirdiğinden bu iş caizdir ve gereklidir. nitekim, imam şu’be rahimehullah’ın şöyle söylediği rivayet edilir: “gelin, allah için bir saat gıybet edelim.”
- âdil kabul edilen kişinin şu vasıfları taşıması şarttır:
- 3. ravilerin zabt sahibi olması:
- zabt, ravinin duyduğunu, duyduğu şekilde nakletmesidir. onu ne değiştirir, ne bir şey ekler yahut eksiltir.
- zabt, tam ve ehaf olmak üzere iki kısımdır:
- zabt-ı tam sahipleri duyduklarını olduğu gibi nakleder.
- zabt-ı ehaf sahipleri ise, ilme zeval getirmeyecek kadar, bir miktar daha zayıf zabta sahiptirler.
- râvinin zabt sahibi olduğu nasıl anlaşılır?
- bir râvinin zabt sahibi olup olmadığını anlamak için, kendi döneminde yaşayan ve sika olduğu bilinen alimlerden gelen rivayetler ile kendi rivayetleri karşılaştırılır.
- önemli bir not:
- eğer bir ravi adalet ve zabt sahibi ise, sika olarak adlandırılır ve ondan gelen hadis kabul edilir.
- eğer ravi âdil ancak zabt sahibi değilse, ondan gelen rivayet tamamen atılmaz, sika olduğu bilinen ravilerin rivayetlerine arz edilir. eğer rivayeti sika ravilere muvafık ise alınır, muhalif ise atılır. eğer arz edilecek bir rivayet bulunmaz ise onun rivayeti yine atılmaz, destekleyici bir rivayetin bulunabilmesi ihtimaline karşın askıda tutulur.
- eğer râvi âdil değil ise, ondan hiçbir rivayet kabul edimez, velev ki zabt sahibi olsun.
- 4. hadisin şazlıktan sâlim olması:
- şüzuz, sika bir ravinin kendisinden daha hafız olan bir raviye yahut kendisinden daha kalabalık ravilere muhalefet ederek rivayetinde infirad etmesidir.
- bir diğer tarifle hadisteki zâhirî problemlerdir.
- misâlen kitaptaki örneğe bakılacak olursa, mevzubahis rivayetin medârı olan imam zührî meşhur bir şeyhtir, oysa onun meşhur talebelerinin hiçbirisi senedi bu şekilde nakletmemiştir.
- ek olarak bu hadis, ulema arasında zührî – sâlîm – ibn ömer senedi ile ünlü olmuştur. dolayısıyla burada bir şuzuz söz konusudur. netice olarak, enes üzerinden gelen rivayet hatalıdır ve sika ravi hata etmiştir.
- önemli bir kaide: bir hadisin bütün tarikleri birleştirilip değerlendirilmedikçe, hatası ortaya çıkarılamaz. bahsettiğimiz örnekte, infirad eden ravi de sika olduğundan ilk bakışta ortada bir problem yok gibi görünmektedir. problemi görmek için hadisin diğer senetlerinin de araştırılması ve mukayese edilmesi gerekir.
- şuzuz türleri:
- seneddeki şuzuz: yukarıda örneği verilmiştir, genelde şazlık senedde olur
- metindeki şuzuz: metnin, meşhur olan diğer rivayetler ile çelişmesi durumudur. metindeki şazlıktan bahsedebilmek için iki rivayet arasında zaman, mekan ve zemin gibi hususlarda bir ortaklık olmalıdır.
- metindeki şazlığa bir başka örnek ise, rivayet metninde manayı bozacak şekilde sıralama farklılıkları olmasıdır. ancak ashab bazen mânen rivayette bulunmuştur, dolayısıyla mana değişmiyorsa bu bir şazlık olarak değerlendirilmez.
- eğer iki hadis birbiriyle çelişiyorsa, ulema kendi mezhebinin tercih usulüne göre ictihad eder. bu iki hadisi ya cem eder, ya birisinin mensuh olduğuna hükmeder, ya birisini tercih eder yahut da tevakkuf eder.
- bir hadisin şazlığına nasıl hükmedilir?
- bir hadisin şaz olduğuna hükmetmek için, daha önce bahsedildiği üzere hadisin infirad etmesi gerekir. eğer onu destekleyici bir başka hadis bulunursa o hadise şaz denemez.
- 5. hadisin illetli olmaması
- bir hadisteki illet, sadece iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar nadirattan olan nukkâdın üstad olanlarının anlayabileceği, görünürde olmayan, gizli işkallerdir.
- bir diğer tarifle hadisteki bâtınî yani gizli, kapalı problemlerdir.
- örneğin bir ravi, yanında ilim okuduğunu bildiğimiz bir şeyhten hadis naklettiğinde, ilk bakışta senedin kopuk olduğuyla ilgili bir şey düşünülmez. ancak râvi o gün derse gitmediğinden veya derste uyuduğundan dolayı hadisi kaçırmış olabilir. neticede hadisi kendisinden aldığı kişi, herkesçe maruf olan bir şeyh değil, ulema için meçhul olan ders arkadaşlarından birisi olacaktır. bu durum ise ancak o gün derste olan bir başka kişi tarafından bilinebilir.
- önemli kaide: hadislerin sıhhati meselesi, ictihadi bir meseledir. bir kimse ictihad noktasında ehliyet sahibi olduğu müddetçe bir hadis hakkındaki görüşünün katiyyen bâtıl olduğu iddia edilemez.
- 1. senedin muttasıl olması:
2. hasen hadis
- imam tirmizi ve imam hattâbî, hasen hadisi farklı tarif etmişler ve bu durum muteahhirûn döneminde bazı karışıklıklara yol açmıştır. daha sonra imam ibn salâh bu iki tarifi incelemiş ve hasen hadisi iki kısma ayırmıştır. bunlar:
- hasen li zâtihi: sahih hadise yakın bir sıhhat derecesindedir, ancak ravilerinin zabtı biraz zayıflamıştır. ravisine “sadûk” denir. sadûk raviler, sika raviler ile zabt noktasında ayrışırlar.
- hasen li gayrihi: aslen zayıf bir hadistir, ancak onu takviye eden rivayetlerin fazlalığı ile kuvvetlenmiştir.
- önemli bir not: bazı âlimler, hadisi sadece makbul olan sahih ve merdud olan zayıf olarak ikiye ayırmış ve hasen hadisi de ilk kısma dahil etmişlerdir, zira iki tür hadisle de ihticac caiz olduğundan netice tektir.
- not: ibn hacer’e göre, hasen li gayrihi mutlak olarak muhteccun bih değildir, ancak ulemanın ekserisine göre öyledir.
3. zayıf hadis
- zayıf hadis, hasen derecesinden aşağıda olan bütün hadisleri kapsar. selbî bir tarife gidilmiştir zira kısımları çok fazladır.
- zayıflık senette veya metinde olabilir. ravilerin adalet ve zabt şartlarındaki eksikliği senetteki zayıflığı gerektirir.
- metindeki zayıflığa gelince, hadis metni rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kavli olması açısından mukaddestir. metnin zayıf olması haşa onun kelamı olması itibariyle değil, ravilerin hata etmesi itibariyledir. bazen alimler senette zahiren bir zayıflık bulamaz ancak hadisin kur’an ayetleri ile yahut şeriatın asılları ile taaruz etmesi ile metnin zayıf olduğu anlaşılır. bunun üzerine ulema senede dönerek onu iyice tahkik ederek metni zayıf kıllan illeti ortaya çıkarırlar.
- zayıf hadis nasıl takviye olunur?
- eğer zayıflık inkıtadan kaynaklanıyorsa, manası diğer rivayetlerle beraber kuvvetlenebilir
- eğer zayıflık, zabtı zayıf bir raviden kaynaklanıyorsa hadis takviye edilerek hasen li gayrih derecesine yükselebilir
- eğer zayıflık, ravinin meçhul olmasından kaynaklanıyorsa bu zayıflık hafiftir. onun hakkındaki bilgiler araştırılır ve hakkındaki cehalet giderilirse hadis kuvvetlenir.
- eğer zayıflık adalet vasfını kaybetmiş bir ravinin senedde tek kalmasından kaynaklanıyorsa merduddur, takviye olunamaz. kitapta zikredilen görüş budur. (ancak hocamın söylediğine göre bütün hadislerin takviye olunması mümkündür.)
- fakihlerin zayıf hadis ile istidlal etme meselesi:
- daha önce bahsedildiği üzere, hadislerin sıhhati ictihadi bir meseledir ve bir imamın ictihadı bir başka imamın ictihadı ile bozulmaz.
- ek olarak, imam ibn abdilberr şöyle demiştir: “zayıf hadis her ne kadar muhteccun bih olmasa dahi tamamen atılmaz, nice zayıf hadis vardır ki manası sahitir.”
- fakih, manası sahih ise o hadisle istidlal yapar ve hadisin illetlerini bir muhaddis titizliğiyle incelemez. zira fakihin amacı, o hadisle amel etmenin hükmüdür; muhaddisin amacı ise hadisin her bir nakil yolunun sıhhatini tespit etmektir.
- zayıf hadisin hükmü:
- akaid bahislerinde, teklîfî olan fıkhi meselelerde ve müekked sünnetlerin tespitinde zayıf hadislere başvurmak caiz değildir.
- bunların dışında faziletli amelleri teşvik yahut sakıncalı amellerden sakındırma gibi hususlarda zayıf hadislerle amel etmek caizdir. bu, selef döneminden beri ulemanın takip ettiği yoldur. ancak bunun da şartları vardır:
- şeriatte aslı olan bir amel olmalıdır
- sünnet olarak isimlendirilmemeli ve böyle zannedilmesi engellenmelidir
- (ibn hacer başta olmak üzere, muhaddislerin muhakkiklerine göre) zâf-ı şedid olmamalıdır
- önemli bir not: zayıf hadis ile mevzu hadis bir tutulamaz. zira zayıf hadisin sahih olma ihtimali mevcuttur ancak mevzu hadis ise kesinlikle yalan ve uydurmadır.
3. fasıl: masdarına göre hadis türleri
- hadislerin pek çok farklı vecihle taksimi mümkündür. bu fasıldaki taksim ise hadisin masdarı yani ait olduğu kişi üzerinden ilerler.
- taksimden doğan netice ise mevzubahis hadis türlerinin her biriyle yapılacak ihticac derecesinin farklılaşmasıdır.
- bu fasıldaki hadisler; merfu’, mevkuf ve maktu’ olarak 3’e ayrılır:
- merfu’ hadis: isnadı, nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşan söz, fiil, takrir ve sıfattır.
- mevkûf hadis: sahabe radiallahu anhum’dan sâdır olan söz ve fiillerdir. bu hadis türünün mevkûf olarak adlandırılmasının sebebi, senedin sahabe tabakasında sonlanmasıdır.
- maktu’ hadis: tabiînden naklolunan kavil yahut amellerdir.
- merfu ve mevkuf hadis arasındaki fark; rasulullah’ın sözünün ihtilaf olmaksızın dinde hüccet olmasına rağmen mevkuf hadisin ihticac açısından daha düşük bir mertebede olmasıdır. hanefilere göre mevkuf hadis – belirli şartların gerçekleşmesi durumunda – hüccettir.
- bazı hadisler mevkuf olsa da örf yahut rey ile bilinmesi mümkün olmayan, gayba dair haberler yahut namazın sıfatları gibi konulardan bahsettiği için lafzen mevkuf hükmen merfu olarak değerlendirilirler. çünkü bu hadislerde gelen bilgiler ancak rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den öğrenilebilir türdendirler.
bazı tarifler
- sahabe: rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile mülâki olan, onun getirdiği dine iman eden ve islam üzere olan kişidir. muhaddislere göre bu mülakat sadece bir kez olsa yahut kişi bebekken gerçekleşse de o zat sahabedendir.
- tabiîn: ashab ile mülaki olan kişilerdir.
- muhadramûn: rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yaşayan ancak rasulullah ile görüşememiş kimselerdir. üveys el-karanî, ahnef b. kays, necaşi gibi zatlar (necâşî’nin sahabi olduğu bir diğer görüştür) muhadram olarak kabul edilir (kaynak: dia)
4. fasıl: muttasıl ve müsned hadisler
- muttasıl hadis: bir râvinin, hocasından makbul bir tahammül yolu ile aldığı hadistir. merfu’, mevkuf, maktu’ hadisleri de kapsar.
- müsned hadis: muttasıl merfu’ hadisin özel ismidir. dolayısıyla rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşma ve senedin muttasıl olması olmak üzere iki şartı karşılamalıdır.
- müselsel hadis: ravilerinin tamamının ortak bir vasıf veya hâli paylaştığı hadislerdir. bütün ravilerin şamlı olması yahut rivayet esnasında parmaklarını birbirine geçirmeleri gibi.
5. fasıl: râvî sayısına göre hadis türleri
- başlamadan önce çok önemli bir kaidenin zikredilmesi gerekir: ıstılahlar, zaman içerisinde anlam daralması veya genişlemesine uğrayabilirler. dolayısıyla 2. yüzyılda kaleme alınmış bir metni okurken karşımıza “garib hadis” ibaresi çıktığında, günümüzdeki tarifin metne uygulanması hataya sebebiyet verecektir. bundan dolayı ıstılahlara, kullanıldıkları dönemde yüklenen manalar yüklenmelidir.
- bu faslın konusu olan meşhur – aziz – garip ıstılahları, ilk defa imam ibn mendeh rahimehullah tarafından, 4. asrın sonlarında zikredilmiştir. şöyle demiştir: “garip hadis, zühri ve onun gibilerden – yani kendisinden hadis alınan medaru’l-isnadlardan – tek bir senet ile gelen hadislerdir.” bu kişiler genellikle tabiinin yaşça küçük olanlarından oluşur. hadis rivayeti bu kişiler etrafında döner ve bu zatlar hadis ilminin imamlarıdırlar.
- imam ali b. medînî bu meseleyle ilgili demiştir ki: “gördüm ki isnat 6 kişi etrafında dönmektedir. medine ehli için ibn şihâb ez-zührî, mekke ehli için amr b. dînâr, kûfe ehli için ebu ishak es-sübeyî ve a’meş, basra ehli için katade ve yahya b. ebi kesir.” bu kimselerden başka medarlar olsa da bu kişiler tabakanın önde gelenleridirler.
- medarlar, kendilerine rıhle yapılan meşhur kişilerdir. dolayısıyla bu kişilerden gelen hadislerin infirad etmemesi gerekir. eğer bir hadis, bu kişilerden sonraki tabakada tek kişiye düşüyorsa garip, iki veya üç kişi tarafından rivayet edilirse aziz, üçten fazla kişi tarafından rivayet edilirse meşhur olarak adlandırılır.
- ibn salah, ibn mende’nin bu görüşünü naklederken ona itiraz etmemiş ancak medar kaydını da zikretmemiştir. bundan dolayı sonra gelenler garip hadisin kapsam alanını daha geniş kabul ederek mütekaddimunun meşhur dediği pek çok hadise garip demişlerdir.
- daha sonraları senedler için “evveli garip, sonu meşhur” şeklinde taksimler yapılsa da bu girişim faydasızdır zira senedin sonuna itibarla meşhur olmayan bir hadis yoktur. dolayısıyla mütekaddimunun tarifi sahih olandır.
- önemli bir not: ulema bazen tâbiun tabakası için de belirli karinelerle garip hükmü verir. örneğin ibn ömer radiallahu anhuma’dan rivayet noktasında oğlu sâlim ve azatlı kölesi nâfi öne çıkan iki zattır. eğer bu iki zat ibn ömer’den müşterek bir lafızla rivayette bulunur da üçüncü bir ravi bu lafza muhalefet ederse, rivayet doğrudan şaz olarak nitelendirilmez, garip olarak nitelendirilir. ancak bu durum teferrütten değil başka bir karineden kaynaklanmaktadır.
usül ulemasının hadis taksimi
- fukaha, hadisleri katiyyet/zanniyet itibarıyla taksim etmiştir. hanefiler ve mütekellimlerden iki farklı taksim gelmiştir:
- usul-i fıkıh ulemasından mütekellim olanlar ikili taksime gittiler: mütevatir ve ahad
- hanefî usulcüler ise üçlü taksime gittiler: mütevatir – meşhur – ahad
- muhaddisler ise meşhur – aziz – garib şeklinde, delalet üzerinden değil sübut yani salt aidiyet üzerinden bir taksime gittiler.
- müteahhirun muhaddisler döneminde, daha önce beyanı geçen, “meşhur – aziz – garip” taksimi ahad haberin altında değerlendirilmiştir ancak ahad taksimi, ilk dönem muhaddislerin kullanmadığı usûlî bir taksimdir.
hanefilere göre meşhur hadis
- sahabe ve tabiinin büyükleri döneminde ahad olan ancak tabiin tabakasında tevatür eden hadislerdir. bu hadisler mütevatir ile ahad hadis arasında değerlendirilirler.
- hanefilerin bu görüşü mütekaddimuna ve ibn mende’nin tarifine daha yakındır.
- hanefilere göre mütevatir hadis de meşhur hadis de kat’idir. ancak birisi zatî kat’î diğeri ise istidlâlî kat’îdir.
mütevatir hadis
- yalan ve hata üzere birleşmeleri adeten mümkün olmayan bir topluluğun, kendileri gibi bir topluluktan naklettikleri, senedin başından sonuna kadar tevatürün devam ettiği hadistir. ancak nakledilen bilgi hissî olmalıdır, aklen lüzûmîler mütevatir olarak değerlendirilmezler.
- mütevatir iki kısma ayrılır:
- lafzî mütevatir iki kısımdır:
- bedîhî: kur’an’ın senedi örnektir. hiçbir müslüman bunu bilmek için bir delile ihtiyaç duymaz.
- istidlâlî: “men kezibe aleyye” hadisi örnektir. tevatürlüğü ulema nezdinde sabittir ancak başkaları için değildir, ulemaya uyarak tevatürünü bilirler.
- manevi müteavatir de iki kısımdır:
- bedihî: namazın ve orucun farz oluşu veya şarap ve zinanın haramlığı örnektir
- istidlâlî: münferiden tevatür derecesinde olmayan ancak manaları bir araya getirildiğinde tevatür ifade eden bilgidir. dua ederken ellerin kaldırılması yahut rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in mucizeler göstermesi bu kabildendir, münferit rivayetler mütevatir kuvvetinde değildir ancak birleştiklerinde mütevatir manası ifade ederler.
- muhaddisler, her iki kısımdan da istdilali olan tevatür ile ilgilenirler, bu hadislerin tariklerini birleştirirler.
- önemli not: ibn hibban, bütün haberlerin ahad olduğunu söylemiş, mütevatiri reddetmiştir. ibn salah rahimehullah ise hadis ehlinin rivayetleri arasında mütevatir bir haber olmadığını zikretmiştir. onlardan sonra gelenler bu görüşlere itiraz etse bu itirazlar yerinde değildir. çünkü ibn hibban rahimehullah’’ın kastı, bedîhî lafzî mütevatirin varlığını reddetmek ve ibn salah’ın kastı ise istidlâlî lafzî mütevatirin nadir olduğunu belirtmektir.
- lafzî mütevatir iki kısımdır:
- mütevatiri inkar edenin hükmü: ister lafzî ister manevî olsun, bedihi olan mütevatiri reddetmek küfürdür. ancak istidlâlî mütevatiri reddedene hüccet ikamesi yapmak gerekir, bundan önce tekfir edilmez.
6. fasıl: senedin ittisâli / inkitâına göre hadis türleri
- bir hadisin rivayet zincirindeki bütün raviler – senedin kısaltılmak istenmesi ve benzeri sebeplerden dolayı – zikredilmek istenmediğinde, çeşitli sıgalarla rivayet edilirler.
- rivayet sıgaları, cezim ve temriz sîgaları olmak üzere ikiye ayrılırlar:
- cezm sıgaları, bir hadisin sahih bir senetle geldiğini göstermek için kullanır.
- temriz sıgaları ise daha zayıftır. zayıf bir hadis için cezm sıgası kesinlikle kullanılamaz. nitekim bir rivayet cezim sıgası ile nakledildiğinde, senedinin muteber olduğu belirtilmiş olur. (kaynak: dia).
muanan hadis
- ravînin, hocasından naklederken – mütekaddimûna göre bir cezm sıgası olan – “an” sıgasını kullandığı rivayettir. mehâric tabakasında, mütekaddimun döneminde sık kullanılan bir sıgadır.
- ulemâ, muanan bir senedin muttasıl kabul edilmesi için ravilerin tedlisten sâlim olmasını şart koşmuşlardır.
- cumhura – imam müslim’den bize ulaşan görüş de budur – göre tedlisten sâlim olmak için imkanu’l-likâ yeterlidir. aynı beldede bulunuyor olmak yahut rıhle veya hac’da buluşmuş olmak gibi. ancak raviler uzak beldelerde olur ve beldelerinden hiç çıkmadıkları bilinirse bu durumda bir inkıta söz konusudur. bununla beraber, imam müslim bu görüşü usulî olarak kabul etse de kitabına aldığı hadisler subutu’l-lika’nın sabit olduğu hadislerdir.
- ulemanın bazısı ise – kendisinden doğrudan böyle bir görüş rivayet edilmese de imam buharî’nin de bu görüşte olduğu bilinir – subutu’l-likâ’yı şart koşmuşlardır. ancak imam buharî’nin bundan daha önemli olan ve öncelikli olarak bilinmesi gereken şartı, medar tabakasındaki râvinin en sika talebelerinin rivayetlerini seçmedeki hassasiyetidir.
mübhem hadis
- senetteki ravilerden birisinin isminin bilinmemesi durumudur.
- eğer bir senette meçhul ravi infirad ederse, o kişinin ismi ve hakkındaki diğer bilgiler elde edilene kadar tevakkuf edilir.
- soru: “sika bir adam bana rivayet etti ki …” şeklinde, mübhem bir ravinin tadil edildiği senetler kabul edilir mi?
- cevap: râviye bakılır. hem muhaddislerin arasında hem de fukaha ile muhaddisler arasında pek çok ihtilaf olsa da, görüşlerden birisi imam malik, şafiî, ahmed gibi büyük imamlardan gelen böyle bir hadisin kabul edileceğidir. hanefiler ise böyle bir şart aramaz, tevsik mâal ibham meselesi muhaddisler ile hanefîler arasındaki en büyük ihtilaflardan birisidir.
- sahabe tabakasındaki ibham ise makbuldür, zira ashab’ın – radiallahu anhum ecmain – tamamı âdildir.
âlî ve nâzil hadis
- örnek:
- mâlik – nâfî – ibn ömer – rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
- mâlik – zührî – sâlim – ibn ömer – rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem
- yukarıdaki iki senetten ilki âlî ikincisi ise nâzildir.
- isnad ne kadar âli’ olursa, vasıtalar o kadar azalır. böylece hata ihtimali de düşer.
- bundan dolayı selefimiz, âlî senetler elde etmek için hırslı davranmış ve rıhlelere çıkmışlardır, sadece tek bir hadis için bile rıhlelere çıkılmıştır.
- ulemâ, âlî isnad türlerinde uzmanlaşmışlar ve dokuzuncu asrın sonuna kadar bunlara karşı hırslı olmaya devam etmişlerdir. bunlar ilmin süsleri kabilindendir, esası kabilinden değildir.
- faide: rıhle iki sebeple yapılır: müzakere yahut âli senetlere ulaşmak.
mürsel hadis
- tabiin tabakasından doğrudan rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşan, aradaki kişinin zikredilmediği hadistir.
- nazım sahibinin ifadesi eleştiriye açıktır. zira zikredilmeyen kişinin ashabtan olduğunu kesinlikle biliyorsak, hadisin sıhhatine hükmederdik çünkü ashâbın tamamı âdildir.
- ancak zikredilmeyen kişi sahabe de olabilir, başka bir tabiin de olabilir. örneğin hatib bağdâdî rahimehullah tarafından, sahabe ve tabiin tabakasında toplam 8 râvînin olduğu bir hadisle ilgili bir risale kaleme almıştır.
- mürsel hadisin hükmü:
- hanefilerin tamamı ve mâlikîler ve imam ahmed’in de içinde bulunduğu fukahânın cumhuruna göre mürsel hadisle ihticac edilir. zira selef, rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den geldiğini kesin olarak bilmediği bir hadisi nakletmez.
- selefe (sahabe ve tabiîn) hüsnü zan etmek hanefîlerin en önemli hasletlerindendir.
- muhaddislerin neredeyse tamamına göre ise mürsel hadisler zayıf kabul edilirler, eğer hadis takviye edildiyse müstesna. bu, imam şafiî’nin kavl-i cedîdidir, tabiin tabakasının büyüklerine ait mürsel hadisleri şu şartlarla kabul eder:
- hadisin başka bir hafızdan nakledilmesi (?)
- hadisin farklı kanallardan mürsel olarak gelmesi
- hadisin bazı sahabilerin sözleriyle örtüşmesi
- ilim ehlinin çoğunluğunun hadisle fetva vermiş olması
munkatı’ hadis
- raviler arasında kopukluk olan hadistir. bu kopukluk:
- senedin başında olursa mürsel hadis denir,
- senedin ortasında olursa munkatı’ hadis denir,
- senedin sonunda olursa muallak hadis denir
- eğer kopukluk arka arkaya iki tabakada olursa bütün bu hadislere mu’dal hadis denir. dolayısıyla bir hadiste i’dal ve irsal beraber de olabilir.
müdelles hadis
- tedlis: senedin muttasıl mı munkatı’ mı olduğunun bilgisinin bilinmemesidir.
- çeşitleri:
- tedlîsu’l-isnad: bir ravinin, kendisinin mülazemetinde bulunduğu ve ondan hadisler dinlediği şeyhinden doğrudan duymadığı bir hadisi vasıtayı zikretmeksizin nakletmesidir. bu hadisi rivayet ederken “an” gibi sıgaları kullanarak doğrudan şeyhinden işittiği zannını verir ancak “işittim” gibi kesin lafızlar kullanmayarak yalandan kaçınmış olur. ravi bunu alışkanlık edinmedikçe bu doğrudan bir cerh sebebi olmaz.
- tedlîsu’t-tesviye: ravinin sika olan hocasından duyduğu bir hadisi naklederken, senetteki sika olan ve görüşmüş olan iki ravi arasındaki zayıf raviyi düşürmesidir (itiraz: subutul lika mı imkanul lika mı) bu tip tedlise tesviye denilmesinin sebebi, senedin eşitlenerek tüm ravilerin sika olarak gösterilmesidir. imam şu’be’den rivayet edildi ki: “zina etmek benim için tedlis yapmamdan daha sevimlidir”
- tedlîsu’ş-şuyuh: kişinin rivayet aldığı şeyhinin ismini gizleyerek ondan bilinmeyen bir isim, künye veya lakapla bahsetmesidir. hoca tedlisi, isnad tedlisinden daha hafiftir ancak hocaya ihanettir.
- tedlis sebepleri:
- kişinin kendisinden çokça hadis dinlediği şeyhinden, doğrudan dinleyemediği bir hadisi gizlemek istemesi (isnad)
- kişinin senetlerini âli senet olarak göstermek istemesi (tesviye)
- hadis alınan şeyhin ilmen zayıf olması (şuyuh)
- şeyhin uzun süre ders vermiş olması, zira bu durumda sonradan gelen genç talebeler de aynı hocadan hadis tahammül edebilirler ve daha eski talebeler bundan rahatsız oldukları için tedlis yaparak öne çıkmak ister (şuyuh)
- hocanın talebeden genç olması (şuyuh)
- sultanın şeyhten ders almayı yasaklaması, mihne döneminde imam ahmed için olduğu gibi (şuyuh)
- müdellisin rivayetlerinin hükmü ile ilgili iki kavil vardır:
- hadisi işittiğini beyan etse bile mutlak olarak rivayetleri reddedilir
- eğer ravi cezm sıgası ile kesin olarak rivayeti işittiğini beyan ediyorsa kabul edilir, temriz sıgası ile gelirse kabul edilmez. mutemed olan görüş budur.
7. fasıl: hadislerin illetlerine dair
şaz hadis
- sika bir râvinin, kendisinden daha sika bir raviye muhalefet ederek yahut infirad ederek naklettiği hadislerdir.
- rütbeten olan şazlık: ali bin medînî ve ahmed bin hanbel arasındaki münazara örnek verilebilir. imam ahmed’e göre, malik zührî’den nakil noktasında süfyan bin uyeyne’ye tercih edilirken ali bin medîni tam tersini iddia etmiştir. esah olan ise imam ahmed’in kavlidir. bu durumda zührî’den gelen bir hadiste imam malik ile süfyan’dan gelen nakiller taaruz ettiğinde süfyan’ın rivayeti rütbeten şaz olan rivayettir.
- adet açısından meydana gelen şazlık: imam malik, ulemanın ekseriyetinin amr bin osman olarak bildiği bir râvinin ismini ömer bin osman olarak zapt etmiş ve infirad etmiştir. bu durumda imam malik’ten gelen bu rivayet sikaların çoğunluğuna muhalefet ettiği için şazdır. bu tür şazlık genelde senette, bazen de metinde olur.
- not: iki rivayet bu şekilde çatışırsa, kabul edilen rivayete râcih, şaz olduğuna hükmedilen rivayete ise mercuh denir.
- önemli not: günümüzde tartışılan meselelerde, taraflar zaman zaman fukahânın kendisiyle ihticac etmediği şaz hadisleri delil olarak getirmektedir. bu hadisler ulemanın gözünden kaçmış değildir, şaz oldukları için terk edilmiştirler.
maklûb hadis
- maklub hadis, senette meydana gelen kalb ve metinde meydana gelen kalb olmak üzere iki kısımdır.
- senette meydana gelen kalb: bir kişinin seneddeki ravilerden birisini değiştirmesi ile olur.
- örneğin çok ünlü bir senetteki bir ravi değiştirilir, böylece insanlar mevzubahis hadisin sadece kendisinde bulunan bu senedini bu kişiden rivayet etmek isterler ve bu kişi şöhret sahibi olur. ancak bu hadisler ulemamıza gizli kalmamıştır ve bu gibi kötü niyetli kişilerin yalancılıkları ortaya çıkmıştır.
- bazen de kötü niyet olmaksızın, zabtın zayıflamasından dolayı, sika raviler istemeden senetlerde hata edebilirler. misalen “zeyd ibn amr” yerine “ amr bin zeyd” derler veya “sa’d” ismi ile “said” ismini karıştırırlar.
- metinde meydana gelen kalb: iki şekilde olur:
- bir hadisin senedi ile bir başka hadisin metni birleştirilir. bu genellikle talebeyi imtihan etmek için yapılır.
- diğer kısım ise metin içindeki bazı kelimelerin takdim veya tehir edilmesidir.
- not: kalbin bazı suretleri, hadisle amel etme noktasında problem teşkil etmeyebilir. ancak ravi her durumda hatalı kabul edilir. eğer kalb hadisin manasını etkiliyorsa, maklub hadisle amel etmek caiz olmaz, mahfuz olan hadisle amel etmek gerekir.
ferd hadis
- ravisinin teferrüd ettiği hadistir. kısımları vardır:
- mutlak teferrüd: zührî’nin, enes radiallahu anh’tan rivayette tek kalması örnektir
- nisbî teferrüd: çeşitli şekillerde meydana gelir. örneğin zührî’den rivayet ederken imam mâlik’in tek sika ravi olarak kalması yahut bir hadisin sadece kûfe veya medine ehli tarafından rivayet edilmesi yahut meşhur bir hadisin senedindeki isimlerin birisinden sadece tek bir kişinin nakletmesi gibi.
- not: ferd hadisleri bilinmesi sayesinde hadislerdeki illet tespit edilir. böylece senetler tagyir ve tebdil gibi tehlikelerden korunmuş olurlar.
mual hadis
- illet: hadisin sıhhatine zarar veren, ancak hadis ilminin en üst mertebedeki üstadlarının tanıyabileceği oldukça gizli sebeplerdir.
mudtarib hadis
- idtirab: farklı tariklerle gelen, kuvvetleri eşit olan iki hadis arasında tercih yapmanın mümkün olmamasına denir. metinde veya senette olabilir.
- ulema mudtarip hadise bakar ve iki hadisten birisinde bir tercih vechi bulabilirse idtirab zail olur.
- delillerin (hadislerin) ihtilafı meselesi:
- iki sahabiden, sıhhat açısından eşit ancak delalet noktasında taaruz eden iki hadis geldiğini düşünelim. bu durum delillerin (hadislerin) ihtilafıdır. ihtilaf, birbirinden farklı iki hadis arasındadır.
- ulemanın bu ihtilafı gidermek için takip ettiği bir metod vardır. sırasıyla:
- cem: iki hadisin manalarının birleştirilmesi yoluyla mutabakat sağlanmasıdır. bu işlemin nasları bükmeden yapılması gerekir.
- nesh: eğer cem mümkün olmazsa, rivayetlerin tarihi araştırılır. böylece birisinin mensuh olduğuna hükmedilir.
- tercih: eğer tarihlendirme de mümkün olmazsa, ulema iki hadisten birisini tercih etmek için sayıları çok olan tercih vecihlerini araştırır.
- tevakkuf: eğer tercih de yapılamazsa, tevakkuf edilir ve hadis hakkında bir hüküm verilmez. ne var ki bu son durum aklî bir ihtimaldir, vakıada böyle bir durum meydana gelmemiştir.
- rivayetlerin ihtilafı:
- rivayetlerin ihtilafından bahsettiğimizde, aynı zaman ve aynı mekanda gelmiş bir hadisin farklı şekillerde rivayet edilmesinden kaynaklı bir ihtilaftan bahsederiz.
- şeyh mücir’in verdiği örnekte, imam zührîden gelen rivayetlerin ekseriyeti hırsızlık ile ilgiliyken ma’mer’den gelen ve infirad eden rivayet emaneti inkar edip geri vermeme ile ilgilidir.
- bu durumda cem yapılmaz zira bunlar iki ayrı hadis değil, tek bir olay hakkında iki farklı rivayettir.
- bu durumda infirad eden rivayetin şaz olduğuna hükmedilir.
- senettleri incelemeyen birisi ilk bakışta bu iki hadisin de farklı hadisler olduğuna hükmeder çünküiki rivayetin de ravileri sahihtir. şazlığı görmek için senetlerin çıkartılması gerekmektedir. bazıları ise iki rivayetle de ihticac etmiştir. oysa doğru olan, infirad eden rivayetin şaz olduğudur.
müdrec
- idrac: ravinin hadis metninde olmayan bir şeyi metne dahil etmesidir. ancak hadis uydurmaktan farklıdır, hadisi bozmak amacıyla ziyade edilmemiştir. ziyade sebebi:
- genelde hadisi açıklamaktır.
- bazen öğüt vermektir.
- bazen tek seferde iki hadis nakledildiğinde iki hadis arasında gelir.
- eğer metne bile bile bir şey eklenirse bu yalandır ve mevzu hadis olarak değerlendirilir.
- seneddeki idracın ise pek çok sureti vardır. iki farklı senedi olan iki farklı rivayeti birleştirerek tek bir hadis nakletmek bunlardan biridir
- ne amaçla gelirse gelsin, idracı bilmenin yolu farklı tarikleri cem etmektir.
mudebbec
- akran: aynı isnad tabakasında bulunan ravilerdir.
- tedbîc: aynı tabakadaki – yani aynı hocalara erişebilen – akranların birbirlerinden rivayet etmeleridir. aişe radiallahu teâlâ annemiz ve ebu hureyre radiallahu anh bu durum için örnektir.
- müdebbecler, derinleşemeye çok müsait bir alan değildir, öğrenilse güzel olur.
muttefik ve muftarik
- bu bahis, rical ilmi ile ilgilidir.
- aynı isimdeki (müttefik) farklı kişilerin (müfterik) olmasıyla ilgilidir.
mu’telif ve muhtelif
- lafızların aynı yazılıp farklı okunmasından kaynaklanan karışıklıklardır. zira arap yazısı eskiden noktasız idi ve pek çok lafız aynı şekilde yazılıyordu. ulema bu zorluğu gidermek için pek çok eser kaleme almıştır. ibn hacer’e göre:
- musahhaf: birbirine benzeyen kelimelerdeki noktalama hataları içindir
- muharref: hareke, harf ve hattaki hatalar içindir
- ancak genelde bu iki kelime birbiri yerine kullanılır.
münker
- nukkad tarafından teferrüdü kabul edilmeyen kişilerin teferrüd ederek sika ravilere muhalefet ettiği hadislerdir. (itiraz, şazlıktan ne farkı var?)
- bir hadisin münker olduğuna veya bir ravinin münkerü’l-hadis ravisi olduğuna hükmetmek için adalet ve zabtı nukkad tarafından araştırılır.
- adaletini tespit etmek için sîreti ve yaşantısı onu bilen alimlere sorulur.
- zabtını tespit etmek için ise ulema ondan gelen rivayetleri toplar. sonrasında sika raviler ile ortak olarak naklettiği hadisleri tespit eder. eğer aynı hadislere sika ravilere ekseriyetle muhalefet ediyor ise, tek kaldığı hadisler münker ve ravi de münkerü’l-hadis olarak değerlendirilir.
- ancak bu tespit her zaman matematiksel bir şekilde çok katı kurallara bağlı olarak işlemez. misalen, değerlendirilen ravinin hadislerinden kaç tanesi sika ravilere muhalefet ettiğinde münkerü’l-hadis olarak adlandırılacağının net bir cevabı yoktur. bu durum hem alimden alime hem de raviden raviye farklılık gösterir. (itiraz)
- bu kişiler bir rivayette tek kaldıklarında hadisleri alınmaz, eğer diğer rivayetlere muhalefet ediyorlarsa zayıflık daha da şiddetlenir.
- kaide: bazı ravilerin bazı hadisleri, bu raviler sika oldukları halde, tek kaldıklarında çeşitli karinelerden dolayı nukkad tarafından münker olarak değerlendirilebilir.
metruk hadis
- bir hadis metruk olmakla vasıflandırıldığı zaman, bu hadisin ravisinin:
- ya adalet sıfatında kusur vardır. yalan ile itham edilimesi (müttehem bil-kizb), fıskını açık etmesi,
- yahut çok zayıf ve takviye edilemez bir zabta sahip olduğu anlaşılır.
- metruk ravisi , zâf-ı şedid ravisidir (itiraz, doğru mu?)
mevdu’ hadis
- mevzu hadis: rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e; söz, fiil, takrir yahut vasıf olarak nispet edilen yalandır.
- mevzu hadis ile amel etmek de onu nakletmek de olduğu gibi cürümdür. zira o , rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında yalan söylemektir. bir mümin için böyle bir amel işlemek mümkün olamaz, şeytanın aldatması dışında. nitekim bu hadisleri rivayet eden kimseler kendilerinin bu amelleriyle hayırlı bir iş yaptıklarını zannederek aldanmışlardır.
- mevzu hadisler de yine senetleri ile tespit edilirler. bu hadislerin senetlerinde, ulema tarafından, rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem hakkında yalan uydurmakla cerh edilen raviler vardır.
- bir soru: bu nakiller kesin olarak yalan oldukları halde neden hadis olarak değerlendirilirler?
- cevap: bu sorunun cevabı hadisin tarifinde gizlidir: “rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e nispet edilen söz, fiil, takrir …” dolayısıyla bir naklin hadis olması için onun rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e nispet edilmiş olması yeterlidir.
- mevzu hadislerin uydurulma sebepleri çoktur. kişinin bidatçi olması, hevasına esir olması, siyasi sebepler yahut mezhebini desteklemek amacıyla hadisler uydurulmuştur. günümüzde ise selef döneminde mevcut olmayan yeni bir mevzulaştırma faaliyeti ortaya çıkmıştır. bazı kimseler, ne metin ne de senet uydurmadan, sahih hadislerin manalarını ve mefhumlarını saptırarak kendi hevalarına uymaktadırlar.
şüphesiz allah subhanehu ve teâlâ en yücedir ve en doğrusunu bilir. işin başında da sonunda da o’na hamd olsun. salat-u selâm habibi’nin, o’nun ehl-i beyt’inin ve ashabının üzerine olsun
Bir Cevap Yazın